Ayvalık'ta Hava

Canlı Kameralar

“BEN”DEN BAŞLAYIP “BİZE” VARAN BİR ÖYKÜ

Papalina Gazetesi benden “Türkiye’de Alevi örgütlenmesi” ve sonuncusu 6 Martta İzmir’de gerçekleştirilen “ Büyük Alevi Mitingi” ile ilgili yazmamı isteyince doğrusu konuya nereden başlayacağımı bulmakta epey zorlandım. Zira konu, hassas ve neresinden girseniz tüm dergiyi işgal de etseniz sonunu getirmekte zorlanacağınız bir konu. Ne kadar basitleştirmeye çalışsanız da giderek gündemi etkileyen ve çözülemedikçe içinden çıkılamaz hale gelecek olan bir sorun yumağı… Ben de çocuk hafızama yer etmiş ilk elden anılarla başlamak istedim yazıya. Belki farklılıklarımız ve resmi anlayış karşısında düştüğümüz durumları böylelikle daha kolay örnekleyebilirim. Ve bugün niçin yüz binlerce kişinin meydanlara doluştuğunu, “eşit yurttaşlık taleplerimizin” neden önemli olduğunu daha anlaşılabilir kılarım diye düşündüm.

Çocukluğum önceleri Unkapanı’nda daha sonra Haydar’da sürdü. Her ikisi de İstanbul’un tipik kenar mahalleleriydi. Ve biz her iki mahallede de etrafımızı saran hemşerilerimizle  “getto” tarzı bir yaşam sürüyorduk. Ailem 1938 öncesi Dersim göçmeniydi. Komşularımızın çoğu da 1938’de Dersim’den göçe zorlanmış ailelerden oluşuyordu. Bir birlerinden başka kimseyle görüşmüyorlar ve kendi aralarında anlamadığım bir dil konuşuyorlardı. Sonraları bunun “Zazaca” olduğunu öğrendim ve bizim bunun okulda kimseye söylememiz tembih ediliyordu. Evlerimizde sazlı toplantılar yapılırdı ama çok kısık sesle türküler söylenirdi. Ramazan ayında oruç tutmazdık ama Sahur vakti hepimizin evlerinde ışıklar yanardı. Zaman zaman sonradan adının “ Cem” olduğunu öğrendiğim toplantılar yapılır, herkes dua benzeri şeyler söyler, ağlar, yakarır, dövünür, döner ama camiye gidilmezdi. Diğer insanlarla giderek belirginleşen farklılıklarımız hakkında sorular sorduğumuzda bir şekilde atlatılır, kaçamak cevaplarla geçiştirilirdik. Yaşım büyümeye, sorularım çoğalmaya başladığında bizim “Alevi” olduğumuz söylendi. Farkın adını koyduktan sonra tanımlamak daha kolay olmaya başlamıştı. Ama her şey siyahla beyaz gibiydi. Diğer insanlarla inanç ve sosyal paylaşım konularında çok büyük farklılıklarımız vardı. Dışarıda Alevi lafını asla edemedik; elimizde sazla yürüyemedik; Kurban Bayramlarında bize et gelmezdi.

Zamanla diğer semtlerdeki alevi gençlerle buluşmalar başladı. Başladı ama konular Alevilikten çok ülkede yükselmeye başlayan devrimci mücadele üzerineydi. Zamanımızın çoğunu Doğan Avcıoğlu, Bertrandt Russel, Alberto Bayo okuyarak geçirir olmuştuk. Mesela ben, o dönem hiç Pir Sultan okumamıştım. Neferi olduğumuz devrim süreci Marksist öğretisi ile bizi Alevi yaşamına çok benzeyen, aynı hümanizma ile neredeyse eşdeğer, paylaşımcı ve mazlumdan yana tavrı ile kendine çeken bir cazibe merkezi olmuştur. Önceki korkularımızdan sıyrılarak girdiğimiz yeni yolda kendimizi daha iyi ifade eder olmuştuk. Birden bire insanlığın ikinci liginden birinci ligine atlamıştık. Orada kimse, bizim Aleviliğimizle ilgilenmiyordu. Sadece mücadele içinde doldurduğumuz yer ve sorumluluklarımız konuşuluyordu. Öyle ki biz bile Aleviliği düşünmez olmuştuk. Çünkü önümüzde sınıfsız ve sınırsız bir toplum, kimsenin kimseyi ezip sömüremeyeceği bir yaşam kapılarını açmış bizi bekliyordu. Sonra malum 12 Mart faşizmi kapımıza dayandı.   Tıpkı 1938 Dersim’i ile ilgili bize anlatılanlara benzer şetler yaşanmaya başladı. Kaçmalar, saklanmalar, tutuklanmalar, dayak, işkence hepsi vardı. Tıpkı Dersim 1938 gibi. Sonra ölümlere tanık olduk. Önderlerimiz sürek avlarında düşürüldüler. Ve idamlar izledi bir birini.

Hepimiz ürkmüş, gerilemiş bir yerlerde sinmiştik. Biz Aleviler iki kat fazla korkuyorduk. Çünkü hiçbir olaya karışmayanlarımız bile kimlik kontrollerinde doğum yeri Tunceli olduğu için tutuklanıyor ve aylarca haber alınamıyordu. Demek ki faşizm bizim için iki kat daha zararlıydı. Ama biz de onlar için iki kat daha tehlikeliydik. Sonra sular durulur gibi oldu. Yavaş yavaş adında Alevi olmayan yöresel dayanışma dernekleri ile örgütlenmenin ilk adımları atıldı. Artık gidebileceğimiz Kahvehanelerimiz, aynı dili konuşan insanlarla koyulaştırdığımız sohbetlerimiz vardı. Giderek toparlanıyorduk. Öyle ki “Birlik Partisi” adı altında parti bile kurmuştuk. 11 tane Milletvekili çıkartabilmiştik. Artık Mecliste temsil edilebilirdik. Özgüvenimiz tamdı ama biz bunları hayal ederken o 11 kişi ikinci MC Hükümetinin devamı için katkı malzemesi oldu ve belki de 1980 faşist darbesinin başımıza gelmesine sebep oldu. Siyasi arenaya girdiğimizden daha büyük bir hızla geri çekildik. Bu defa payımıza utanç da düşmüştü. Toparlanmamız epey zaman aldı. Çok bedel ödedi ama değişmeyen bir şey vardı. Biz hala ikinci sınıf vatandaştık. Anadolu’da ki sayımız 15 milyon civarıydı ama asla dikkate alınmıyordu. Üstüne üstlük daha da büyüyen bir kinle horlanıyor, hızla ötekileştiriliyorduk. Devlet sektöründe görev verilmiyor, rütbe ve mevkide yol alamıyorduk. Hala kestiğimiz yenmez, cenaze namazı kılınmaz ve katli vacip birileriydik.

Nihayet Avrupa’daki gücümüzün farkına vardık ve ilk büyük örgütlenmelere orada başladık. İçeride de bazı vakıf ve dernekler kurmaya başlamıştık. Örgütlülüğümüz giderek geniş kitlelere yayıldı. Federasyonlar kurulmaya başlamıştı. Son dönem uğradığımız Maraş, Çorum, Sivas gibi gerici saldırganlıkları bir daha yaşamamak ve Alevi kitlesini bu tür soy kırımlardan uzak tutmak adına bir olmak, diri olmak ve en önemlisi örgütlü olmak zorunda olduğumuz bilinci ile haklarımızı daha iyi savunur olduk. Bizler yaşama dair görüşlerinin merkezine insanı koyan ve insanı sevmekle tanrıyı sevmenin eşit olduğuna inanan kişiler olarak isteklerimizi de oldukça insana dair duygularla haykırdık bu güne kadar. Olamayacak şeyler değil istediklerimiz. Mesela;

  • Türkiye Devlet bu haliyle laik değildir laik olmalı,

  • Sekiz bakanlık bütçesinden daha büyük bütçeye sahip Diyanet İşleri sadece suni İslama değil tüm inançlara eşit mesafede durmalı yapamıyorsa kendisini lağv etmeli,

  • Cem Evleri ibadethane olarak kabul edilmeli ve yasal statüye kavuşturulmalı,

  • Zorunlu din dersleri seçmeli olmalı, Alevi çocuklarına Sünni İslam not tehdidi ile dayatılmamalı,

  • Madımak Oteli müze haline dönüştürülmeli,

  • Eşit yurttaşlık hakkı herkese tanınmalı

Gibisinden taleplerimiz vardı bizi yönetenlerden. Ama bir türlü bize kulak vermediler. Sesimizi duymadılar. Bizlerle iktidarın Alevisi olmayacağımızı, daha güçlü haykırabilmek için büyük kitleleri önce Ankara’da sonra İstanbul’da ve en son da İzmir’de alanlara çıkardık. Aydınlıktan tana, kendine insan diyen herkesi de yanımıza alarak tüm yurtseverler, demokratlar, ilericiler birlikte oluşturduk yüz binleri, bundan sonra da oluşturacağız. Ta ki sesimiz duyulana dek. Yapılacak çok şey var. Ve Aleviler olarak biz biliyoruz ki ne yapılacaksa emekten yana olan mazlumun yanında olan herkesle birlikte yapılacak.

İşte “ben”den başlayıp “biz”e varan bir öykü. 

Vedat TEKTEN

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Başkanı  

NiSAN 2011, SAYI: 24           

papalina 13. sayı

papalina 14. sayı

papalina 15. sayı

Papalina Gazetesi 17. Sayı

papalina 18. sayı

Papalina 19. sayı

papalina 20. sayı

papalina 21. sayı

 papalina 22. sayı

papalina 23. sayı

  papalina 24. sayı

papalina 25. sayi

 

papalina 25. sayi

 Papalina 26. sayı

 



 

 

 

24/06/2018 Gün Ortalama:183  Bugün 84 Ziyaret var  Sitede 1 kişi var  IP:54.81.112.7