Ayvalık'ta Hava

Canlı Kameralar

Krizin Faturası Emekçilere Kesiliyor

Her krizin işçi sınıfı ve emekçi kesimler bakımından en önemli sonucu işsizlik, yoksulluk ve mücadeleyle elde ettiği sosyal kazanımların gasp edilmesi demektir

Şaban İba

Ekonomik krizler çok değişik şekillerde ortaya çıkabilir. Üretimde hızlı bir daralma, fiyatlar genel seviyesinde ani düşme, iflaslar, işsizlik oranında ani artış, ücretlerde gerileme, borsada çöküş, spekülatif hareketler vb. faktörler ekonomik krizlerin başlıca unsurlarıdır. Ancak, ekonomik krizler bu sayılanlarla sınırlı değildir. Kapitalist emperyalist sistemin doğasından kaynaklanan krizler, günümüzde özellikle sistemin bir parçası ve geri bir uzantısı olan ülkelerde ekonomik hayatın ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.
    Öte yandan dünyada yaşanmakta olan küreselleşme, uluslararası ve bölgesel entegrasyonlar, dış ticarette serbestleşme, yeni oluşan pazarlar, yeniden paylaşım mücadeleleri vb. gelişmeler, krizlere uygun bir ortam yaratmıştır. Kapitalist emperyalizmin tüm ülkelerin ekonomilerini bir zincirin halkaları halinde birbirine bağlaması, meta ve sermaye hareketlerinin uluslararası özelliği, krizin etki alanının dünya çapında genişletmektedir.  
   Bu nedenle ekonominin şu ya da bu temel sektöründeki durgunluk, gerileme ve düşüş diğer gelişmeler diğer sektörleri de etkilemektedir. Nitekim inşaat-banka-kredi kurumları-sigorta işletmeleri alanında başlayan kriz, kısa bir süre içinde otomotiv, çelik, tekstil, petrokimya gibi en önemli sektörleri etkilemeye başlamıştır.
     ABD’de başlayan ve bütün dünyayı etkileyen finansal krizin öyküsü basitçe şöyledir: 2001 sonlarında ABD ekonomisinde başlayan durgunluk eğilimine karşı faiz oranlarının indirilmesi kredi kullanma talebini artırdı. Artan kredi hacmi de emlak fiyatlarını yükseltti. Yükselen emlak fiyatları ise bankaların ipotekli gayrimenkullere ikinci, üçüncü ipotekler yapmasına yol açtı. Açılan bu yeni ipotekli kredilerle emlak sahiplerine yeni harcama yapma imkanı sağlandı.  
     2002 yılında inşaat sektörü ile ekonomiyi canlandırmak ve düşük gelirlilerin konut sahibi olabilmesini kolaylaştırmak amacıyla yeni düzenlemeler yapılarak “subprime mortgage” denilen düşük kaliteli emlak kredileri artırıldı. Bu arada devlet tahvillerinin hızla düşen faizleri ve artan emtia fiyatları ile yurtdışında bollaşan likidite, yeni yatırım alanları aramaya başladı. Yatırım bankaları daha fazla kredi verebilmek için, mevcut kredi olanaklarını “gayrimenkulleri kıymetleştirme” yoluyla satarak yeni kaynaklar elde etti ve bunlarla da yeni krediler açtı. Bu süreçte, azalan risk duyarlılığı bankaları, denetimi, takibi ve kaydı zayıf olan her türlü kar odaklı işlemlere yöneltti.
     2001’de Ev’in değeri 100 bin dolardı. 20 bin peşin, 80 bin dolar ipotek kredisi (mortgage) ile alınmıştı. 2004’de yapılan yeni bir ekspertiz ile Ev’in değeri 150 bin dolara çıktı. 2. ipotek ile bankadan 50 bin dolar kredi alındı ve otomobil yenilendi. 2005’de bir ekspertiz daha yapıldı ve Ev’in değeri 180 bin dolar olarak belirlendi. 3. ipotek alındı ve mobilyalar yenilendi. 2006’ya gelindiğinde artık herkes (ev sahipleri, emlakçılar, bankalar vs.) Ev’in değerini 180 bin dolar olarak kabul ediyor ve buna göre hareket ediyordu.
     Ancak 2007’de bir gün aynı mahallede benzer bir ev satışa çıktı. Ama kimse 180 bin dolar ödemek istemedi. Ve balon patladı. Öyle ki, Ev’in satış fiyatı başlangıçtaki 100 bin doların altına (70 bin dolara) geriledi. Ev’i için 80 bin dolar ipoteğe giren ev sahibi de, haliyle ödeme yapmak istemedi.
     Alacaklarını tahsil edemeyen bankalar, borçlarını ödeyecek kaynak bulamayanca mali sistem durdu. Bankalar birbirlerine bile borç veremez hale gelince de “likidite krizi” başladı.
     Bu krizin parasal boyutu şöyleydi: Batan Lehman Brothers’in aktif büyüklüğü 600 milyar dolardır. Batan diğer 12 bankanın aktif büyüklüğü 170 milyar dolardır. Finans kesiminde oluşan toplam zarar 800 milyar dolar. Beklenen toplam zarar 1. 2 trilyon dolardır. Bu rakamlarla bir karşılaştırma yapmak için, Türkiye’nin ekonomik büyüklüğü 660 milyar dolar, Türkiye’deki bankaların toplam aktif büyüklüğünün de 520 milyar dolar olduğu hatırlanmalıdır.  
     Türkiye’de son 15 yılda (1994, 2000, 2001) 3 büyük kriz yaşandı ve bugünlerde dördüncüsünü yaşıyoruz. Bu kriz de, Türkiye’de Kasım 2000 ve Şubat 2001’de yaşanan krizler gibi finansal bir krizdir. Bütçesi açık vermekten kurtulamayan, dış borçları devamlı yükselen ve cari açıkları bir türlü kapatılamayan Türkiye’de krizin etkisi ağır ve çok yönlü ve hissedilecektir. 
     Geçmişte yaşanan kriz dönemlerinde neler olduysa şimdi de benzeri şeyler olacak: Krizin derinliğine ve IMF’nin taleplerine göre belirlenmiş istikrar tedbirleri uygulanacak. Daha öncekilerde olduğu gibi bu krizde için de AKP hükümeti gene IMF’nin kapısını çaldı. Yakında IMF ile anlaşma imzalayacak. Ve yine IMF emredecek, AKP yapacak.
      Yeni istikrar tedbirleriyle öncelikle emperyalizmin ve onunla işbirliği halindeki tekelci sermayenin çıkarları gözetilecek. Bunun anlamı, elektrikten ekmeğe, sudan ilaca kadar tüm temel ihtiyaç maddelerine zam yapılacak. Ama işçi ve emekçi ücretleri olduğu yerde kalacak. İşçi çıkarmaları, grev yasakları, demokratik hak ve özgürlüklerin sınırlanması vb. uygulamalarla krizin faturası işçi ve emekçilerin üzerine yıkılacak.
     Her ekonomik kriz, işçi sınıfı ve emekçiler için daha fazla sömürü, baskı, zülum ve yoksulluk demektir. Her krizin işçi sınıfı ve emekçi kesimler bakımından en önemli sonucu işsizlik, yoksulluk ve mücadeleyle elde ettiği sosyal kazanımların gasp edilmesi demektir.
     Patronlar, bir yandan işçileri işten çıkararak, ücretsiz izinlere başvurarak ya da ücretlerde açıkça düşüşler yapmayı dayatırken, öte yandan da vergi indirimi, prim affı, ucuz kredi, emekçilerin birikimlerine (işsizlik fonu, kıdem tazminatları) göz dikerek, devletten yeni taleplerde bulunuyorlar. 
     Krizi fırsata dönüştürmekten, yani daha fazla sömürü ve kar hırsını körüklemekten söz eden tekelci sermaye sözcülerine karşı bizim de söyleyecek sözümüz var: Her kriz aynı zamanda kapitalist düzenin somut gerçeklerini ortaya çıkartarak siyasal ve toplumsal mücadelede yeni olanaklar yaratır. Özellikle kriz durumunda işçi sınıfı ve emekçi kesimlerin taleplerini dikkate almak ve kitlesel bir mücadele için birleşebilecek bütün güçleri birleştirmek, devrimci bir görev olarak kendini dayatır.
     Çünkü kriz dönemlerinde egemenlerin politik çıkarlarına yönelik daha fazla baskı, daha fazla terör ve daha az “demokrasi” vardır. Bunun anlamı ise, ezilenler için çok yönlü baskı, işçiler için daha fazla sömürü ve genel olarak halk için giderek artan oranda yoksulluktur. Bu nedenle baskıya, sömürüye, işsizliğe  ve yoksulluğa karşı direnmek ise meşru bir haktır!..
(sabaniba@gmail.com)

papalina 13. sayı

papalina 14. sayı

papalina 15. sayı

Papalina Gazetesi 17. Sayı

papalina 18. sayı

Papalina 19. sayı

papalina 20. sayı

papalina 21. sayı

 papalina 22. sayı

papalina 23. sayı

  papalina 24. sayı

papalina 25. sayi

 

papalina 25. sayi

 Papalina 26. sayı

 



 

 

 

16/01/2018 Gün Ortalama:142  Bugün 88 Ziyaret var  Sitede 1 kişi var  IP:54.91.48.104