Ayvalık'ta Hava

Canlı Kameralar

HAİTİ NİRE ANKARA NİRE DEMEYİN

Haitilileri çaresizliğe mahkum eden de Ankara’da Tekel işçilerini hak aramak zorunda bırakan da aynı güç: ULUSLARARASI SÖMÜRÜ DÜZENİ!

12/13 Ocak 2010 günleri bütün dünya bir felaket haberiyle sarsıldı. Dünyanın en fakir ülkesi Haiti’de 7,0 büyüklüğünde bir deprem olmuştu; 50.000 civarında insan ölmüştü. Giderek artan ölü sayısı sonuçta 230.000 olarak ilan edildi. Deprem bir doğal felakettir ve herhangi bir yerde yaşanabilir; ancak, böylesine yüksek bir kayıp rastlantısal kabul edilemez. Kilometre kare başına nüfus yoğunluğu çok daha yüksek olan Japonya’da daha yüksek büyüklükte depremler her zaman yaşandığı halde bu büyüklükte ölüm gerçekleşmemektedir. Kayıpların büyüklüğü Haiti’nin dünyanın en fakir ülkesi olmasının sonucudur ve bunun sorumlusu da o cennet olabilecek adayı sömürüp geri kalmışlığa mahkum edenler olmuştur.

Haiti Küba’nın doğusundaki Haiti adasının batısında yer alan bir eski sömürgedir; adanın doğusunda Dominik Cumhuriyeti bulunmaktadır. Yarım yüzyıllık ekonomik ambargoya rağmen neden Küba’da herkes tok, herkes eğitimli, herkes kaliteli sağlık hizmetlerinden yararlanır durumdayken Haiti halkın günde 1 dolarla geçindiği, altyapısız, gelişmemiş, eğitim düzeyi çok düşük, adi suç oranı çok yüksek kaos içinde bir ülkedir diye düşünmek gerekir. Biri vahada diğeri çölde kurulmuş iki ülkeyi karşılaştırmıyoruz. Aynı iklim koşullarında, tarıma elverişli, turistlere cenneti yaşatabilecek doğal özelliklere sahip iki yakın adada kurulu iki ülkeyi karşılaştırıyoruz. İkisi de önce İspanya tarafından işgal edilmiş, yerli halkı yok edilip yerlerine Afrika’dan getirilen köleler yerleştirilmiştir. Sanayileşme öncesi, her türlü üretimin kol gücüne dayandığı dönemde Haiti’nin köle halkı zaman zaman hayvan gücü yerine de kullanılarak boğazı tokluğuna ölesiye çalıştırılmış, yarattıkları zenginlik olduğu gibi İspanya’ya aktarılmıştır. Sömürgeciler kölelerini bir üretim aracı olarak hayatta tutmak amacıyla dahi insancıl koşullara yönelik asgari yatırımları yapmamışlar, ölen kölelerin yerine Afrika’dan sağlıklı yeni köleler getirip işe koşmayı yeğlemişlerdir.

Dünyada resmen özgürlüğüne kavuşan ilk sömürge 1801 yılında Haiti olmuştur. Ne yazık ki bu özgürlük yalnız siyasi bağlamda gerçekleşmiştir. Haiti’nin altyapıdan, sağlık kurumlarından, eğitimli vatandaşlardan ve eğitim kurumlarından yosun fakir halkı yıllarca milli gelirlerinin büyük bir bölümünü özgürlük bedeli olarak Fransa’ya tazminat adı altında ödemeye mahkum edilmiştir. Yatırım yapmak için hiçbir tasarrufu olmayan ülke halkı giderek daha da yoksullaşmış; daha sonra da A.B.D. işbirlikçisi diktatörler tarafından her türlü gelişmeden yoksun bırakılmışlardır. Devirdikleri diktatörün yerine seçtikleri ılımlı başkan Astride de ülkenin kaderini değiştiremeden A.B.D. destekli darbeyle görevden uzaklaştırılıp yerine yeni bir diktatör getirilmiştir. Diktatör satın almakla A.B.D.’nin nesi eksilir ki! Gerekli meblağ sözkonusu diktatör için bulunmaz bir servet olsa da A.B.D. için bahşiş sayılır. Nitekim deprem olur olmaz, A.B.D. adaya yardım diye 10.000 asker gönderip hava sahası ve havaalanını kontrol altına alarak ülkeyi resmen işgal etme amacını açığa vurmuştur. Adada yaratılan fiili durumun yardımların felaketzedelere ulaşımını aksatmasını B.M. dahi engelleyememiştir. Bu arada Küba, yarısı Küba’da eğitim gören Haitililerden oluşan 1000 kişilik bir doktor ve sağlık personeli ekibini derhal felaketzedelerin yardımına göndermiş ve çalışmalarına başlamış bulunuyor.

Gelelim Ankara’da iki aydır acı kış soğuğunda çadırlarda hak arayan tekel işçilerinin durumlarına. Bu işçiler yeni haklar istemiyorlar; yalnızca kazanılmış haklarını savunmaya çalışıyorlar. Bu işçiler Devlet tarafından işe alındıkları zaman kendilerine belirli yükümlülükler ve bu yükümlülükleri yerine getirdikleri sürece belirli güvenceler verilmişti. Kısacası, çalışma yasalarının belirlemiş olduğu zımni bir sözleşme bağlamında işe girmişlerdi. Bilindiği gibi hiçbir vatandaş devlet kurumlarında ya da işletmelerinde görev alırken yazılı sözleşme yapmaz; haklar ve sorumluluklar zaten yasalar tarafından belirlenmiştir. Şimdi bu işçiler devletle yapmış oldukları sözleşmenin Devlet tarafından tek taraflı olarak feshedilmesinin önüne geçmeye çalışıyorlar. Bir sözleşmenin taraflardan biri tarafından feshedilebilmesi için diğer tarafın sözleşme hükümlerine aykırı davranmış olması gerekir ki bu durum da yeter şart değildir. Devleti yönetenler, darbeci ya da işgalci yönetimler gibi, eski yönetimlerin sözleşmeleri beni bağlamaz diye yasa yapma hakkını vatandaş zararına kullanamaz; göz göre göre vatandaşın kazanılmış haklarını yok sayamaz. 12 Mart l971 döneminin Başbakan Yardımcısı Sadi Koçaş cezaların “makabline şamil” yani geçmişe dönük geçerli olacak biçimde arttırılacağını açıkladığı için büyük tepki görmüş; o yasadışı dönemde dahi sözünü geri almak zorunda bırakılmıştı. Hukukun en önemli ilkelerinden biri vatandaş aleyhine yasa hükümlerinin geri dönük olarak uygulanmaması leyhte hükümlerin ise uygulanmasıdır. Demek ki, Tekel işçileri işe alındıklarında 4- C diye bir uygulama olmadığına ve ileride olabileceği de bu işçilere bildirilmemiş olduğuna göre, uygulanırsa sözleşmeyi tek taraflı olarak değiştirmek gibi hukuken kabul edilemeyecek bir durum yaratmış olur. Son kırk yıldır dünyadaki tüm olumsuz gelişmeler aksini gösterse de, tanımı gereği, Devlet vatandaşları adına ve onların yararına toplumsal yaşamı düzenleme erkini kullanan bir kurumdur ve her kesimin devleti olması gerekir. Tekel işçilerinin haklarını gasbetmekten vazgeçerse borsa nasıl etkilenir yani küresel sermaye ve onun ülkemizdeki uzantılarının gösterebileceği tepkilere kulak asmamalıdır.

Ne yazık ki olması gerekenle olan çoğu zaman birbirine benzemiyor. Yetmişli yılların sonlarına doğru iki kutuplu dünya dönemini sona erdirebileceklerinin bilinciyle kapitalizm yarım yüzyıl boyunca uygulamış olduğu toplumsal refah (çoğunluğu da refahtan biraz yararlandırma) uygulamasının artık gereksiz olduğuna karar vererek vahşi kapitalizme dönmeye karar verdi. İlk dalga, o zamana kadar toplum adına devletin kurmuş olduğu devlet işletmelerinin özelleştirilmesiydi. Topluma parlak kampanyalarla kabul ettirilen bu uygulama İngiltere ve Hollanda gibi ülkelerde hüsranla sonuçlandı ve geri adımlar atıldı. Vahşi kapitalizmin yeni sömürgecilik anlayışının yeni adı küreselleşmeydi. Sermaye dilediği gibi sınırları aşacak ve dilediği ülkenin kaynaklarını sömürebilecekti. İşte Tekel işçileri bu iki uygulamanın birleşmesi nedeniyle işlerini kaybediyorlar ve devlet onların kazanılmış haklarını yok saymak istiyor. Bu sonuçtan özelleştirme ve küreselleşmeye karşı çıkmayan tüm politik partiler sorumludur. Şimdiki iktidar da çalışmak istediğini söyleyen işçiye “yan gelip yatana para vermem” diyeceğine işçilerin haklarını koruyan bir çözüme gitmelidir.

Ayşe S. Kırıkoğlu

Şubat 2010, Sayı 16 

papalina 13. sayı

papalina 14. sayı

papalina 15. sayı

Papalina Gazetesi 17. Sayı

papalina 18. sayı

Papalina 19. sayı

papalina 20. sayı

papalina 21. sayı

 papalina 22. sayı

papalina 23. sayı

  papalina 24. sayı

papalina 25. sayi

 

papalina 25. sayi

 Papalina 26. sayı

 



 

 

 

24/06/2018 Gün Ortalama:183  Bugün 83 Ziyaret var  Sitede 1 kişi var  IP:54.81.112.7